ESYAV

Kızılcahamam-Çamlıdere

Eğitim ve Sosyal Yardımlaşma Vakfı.

2009 Mart-Nisan Bülteni


ESYAV BÜLTENİ

 


"Vakıflar, yöneticilerine Allah'ın birer emanetidir. Emanete ihanet ise büyük günahlardandır. Vakıf yöneticilerimizin bu güne kadar olduğu gibi bundan böyle de vakfımızın hizmetlerini gönüllülük bilinci içinde, maddi, manevi özverilerle geliştirip genişletmelerini ümit etmekteyiz. Çalışmak bizden başarı yüce Allah'tandır.

ESYAV'ın kuruluşundan günümüze kadar vakfımıza hizmet verenlere uzun, sağlıklı ve mutlu ömürler dileriz. Ölenlere yüce Allah'tan rahmet niyaz ederiz."

                             Kemal Güran

"İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır." Hadisi şerif

Vakfımız, Yüksek öğrenim öğrencileri burs ödemeleri için yardımlarınızı bekler.

Hesap Numaramız:

Türkiye Vakıflar Bankası 00158007285346288 nolu hesap.

"Hayır işleyiniz ki, kurtuluşa eresiniz." Ayet-i Kerime

www.esyav.com ziyaretçi sayısı

Online ziyaretçiler

ESYAV Yönetim Kurulu Üyesi Osman Aydın

Dreamweaver CS3“Yöremizdeki köy derneklerini ESYAV'ın şemsiyesi altında toplamamız gerekiyor.”

Sırrı Er: Osman ağabey, söyleşimize başlarken önce kendinizi kısaca tanıtır mısınız?
Osman Aydın: 15 Haziran 1945'te Ankara Kızılcahamam'a bağlı Mahkemeağacin köyünde doğdum. İlkokulu köyümdeki okulda bitirdim. Babamın adı Mehmet, annemin adı Fatma'dır. 4 kardeşiz, bunlardan 3'ü erkek, biri kız. İsmail Aydın, Ali Aydın, Osman Aydın, Hacer Aydın şeklinde. Kardeşlerden bir tanesi Ali Aydın Kızılcahamam'da, kız kardeşim Hacer Göynük ve ben Ankara'dayım. İsmail Aydın kardeşimiz vefat etti.
Sırrı Er: Allah rahmet eylesin, Osman ağabey, çocukluk yıllarına ait unutamadığınız bir anınız var mı?
Osman Aydın: Çok şey olmuştur da, bunlar arasında hafızamızda yer etmiş olanlar var. Köyde çocuk yaştayken evimizin altından akan derede “ark” deriz, evin önüne su getirme işini yaptım ve çok başarılı bir çalışma olarak vurgulanmıştı. O tarihlerde Ankara'ya gelmek herkes için çok cazip bir olaydı. Tabi, Ankara'ya gelmek için de burada barınabilecek yer lazım. O tarihlerde Ankara'ya gitme arzusu bazıları tarafından gerçekleştirilmişti, bunlardan bir tanesi de ağabeyim Ali Aydın'dı. Ben de hep ağabeyimin yanına giderim diye düşünürdüm. Yoksa bunun gibi bir imkân olmasa ümit beslemeyecektik. Ben ilkokulu bitirdikten sonra, ağabeyim ve birkaç arkadaşı köye gelmişti. Çalıştıkları firmanın arabasıyla gelmişlerdi, ben de ağabeyim Ankara'ya dönerken zorla arabaya bindim, sanki her şey hazırmış gibi. 1957-58 yılıydı, hatta benim nüfus cüzdanımdaki doğum tarihimle, okuldan mezun olmam arasında 10 yıllık bir zaman var. (Bana dediler ki, “Sen 10 yaşında görünüyorsun, mezun olamazsın.” Daha sonra Ankara'ya diplomamız geldi.) Burada ne yapacağımız düşünülüyordu, Hıdırlıktepe'de (Allah rahmet eylesin) Emine Muslu teyzeler bir bakkal dükkânı açmışlardı, “Sen burada çalış” dediler ve orada çalıştım. Bir müddet sonra orayı kapattılar, o zamanlarda ekmeği bakkala arabalar getirmiyordu, Aktaş denilen yere afedersiniz merkebin semerine iki tane küfeye ekmekleri dolduruyorsun ve getiriyorsun. Getirirken yolda bazı çapulcular ekmekleri almak için yolunu kesiyorlar, bu duruma köyden gelen Osman Aydın ne yapsın. Zorla ekmeğini alıyorlar, parasını vermiyor.
Daha sonra bunlar bakkal dükkânını kapatınca yeni iş aramaya koyulduk. Yeni iş bulmak için bizim bir çevremiz de yok tabi. Birilerinin vesile olması lazım, ağabeyim askerde olmasına rağmen, yanında çalışan kalfalarına “Osman'a iş bulun” diye haber göndermiş. Daha sonra biz bir kaportacıda çalışmaya başladık. İsmetpaşa Uzunyolun dereye yakın olan tarafında çalışmaya başladım, halen de orada o dükkânlar durur. Bizim Usta da hiç dükkânında durmuyordu. Bir motosikleti vardı, onunla bir yerlere gider, yarım saat sonra gelir ve tekrar giderdi. Ben de “burada yapabileceğim bir iş yok” deyip başka iş aramaya başladım, daha sonra kaporta ve tamir işleri yapan bir iş yerinde iş buldum ve çalışmaya başladım. Oradan her gün Hıdırlık'a gidip geliyoruz. O zamanlarda aldığım maaş az olduğu için alış verişte hemen biterdi. Ağabeyimin alış veriş yaptığı yerlerden ihtiyacımızı görürdük. Çoğu zaman çalıştığım iş yerinde çok yorulduğum zamanlarda eve gitmeye cesaret edemezdim, evin yolu üstünde ne olur ne biter bilemezdik, medeniyet bugünlerde olduğu gibi gelişmiş değildi.
Sırrı ER: Şu anda uğraştığınız mesleğiniz nedir? Bu mesleğe ne zaman ve nerede başladınız?
Osman Aydın: Şu anda biz beyaz eşya ticareti ile uğraşıyoruz. Bu mesleğe 1989 yılında başladım, oğlum askerden gelmişti. O günün şartlarında imalatçılık zor dedik ve burada bir de dükkânımız vardı, bu işe karar vermeden önce epey düşündük. Ne satalım, lastik mi, alüminyum ya da sarı pirinç mi satalım derken dükkân Batıkent'e yakın ve Batıkent'e hitap edecek beyaz eşya işi yapalım dedik. Beyaz eşya için birkaç marka ve firmayı araştırdık ve şu anda işini yaptığımız marka ile 1989 yılında işe başladık, sene 2009 ve aradan 20 yıl geçmiş.
Sırrı ER: Meslek hayatınızda başınızdan geçen, hatırladığınızda sizi duygulandıran; sevindiren, üzen veya düşündüren ilginç bir anınız var mı?
Osman Aydın: Meslek hayatımda ben daha önce yapmış olduğum reklam işi esnasında epey eleman yetiştirdim. Bugün o insanlar her tarafta Türkiye sathında o işi yapıyorlar. Geçmişte beraber çalışmış olduğumuz markanın ekmeğini yiyorlar ve hiç biri hakkında da bir şikâyet gelmedi. Çalışma hayatım boyunca birçok olayla karşılaştım fakat şu anda aklıma gelen herhangi bir anı yok.
Sırrı ER: Asıl mesleğinizden başka iş kollarında da faaliyette bulundunuz mu?
Osman Aydın: Allah razı olsun, babam, halam ile görüşmüş, oğlu Bekir ustayla çalışmam için, o zamanlar reklam işi yapıyordu, ben de kaporta tamir işlerinde çalışıyordum. Önce bakkallık, sonra kaporta ve tamir, hatta ben bir ara gazete sattığımı da hatırlıyorum. Eğlendirici Güldürücü Karagöz adında bir gazete vardı, şimdi Gima'nın olduğu yerde Hal'in orada Bursa Pazarı diye bir yer vardı, orada bir köşede gazete sattığımı hatırlıyorum. O zaman Havadis gazetesi öğleden sonra çıkardı, el yazısı gibi yazısı vardı, mavi renkli bir gazeteydi, Rüzgârlı Sokak'tan alır satardık. Tabi, o zamanda çok garibanlık vardı, üstte başta yoktu. Cihan kıraathanesi vardı, PTT binalarının, Telekom'un olduğu yerde Cihan Palas filan vardı oralarda, Toptancılar ve gıda malzemeleri satanlar da o zamanlarda oradaydı. Oradaki Cihan Kıraathanesine gider, ayakkabılarımızı oradaki sobada kurutur, orada ısınmayı kendimize kâr sayardık. Kışın donuyorduk, gidecek bir yer yoktu, bir tanıdığımız olsa, bir hemşehrimiz olsa yanına gideceğiz, ama yoktu. Babam, halama demiş ki, “bu çocuk zor şartlarda, ağır işlerde çalışıyor, senin Bekir'in işi maşallah güzel, oğlunla bir görüş de bunu yanına alsın” demiş. O zamanlarda bu günkü YIBA Çarşısının olduğu yerde bir çukur vardı, ben sabahları işe oradan gidip geliyordum, halamı orada gördüm, beni çağırdı, yanına gittim. Bana, “Babanla görüştük, sen bundan sonra Bekir'in yanında çalışacaksın” dedi.
Bir hafta sonra (şimdi Hal'in yanındaki Başkent Otelinin olduğu yerde, oranın bir adı da Tahtakale'dir) tabelacılık işine başladım. Şimdi orada bir sandalyeye oturuyorsun ve iş bana çok kolay geldi, yani o kadar zor işlerde çalışıp geldikten sonra, sıcak bir yer, yanında soba yanıyor, orayı süpürüyorum, temizliyorum ve oranın hâkimi de benim. Belki de zor şartlarda çalışıp geldiğim için bu işi öğrenmem çabuk oldu ve kısa zamanda işi öğrendikten sonra ben dükkân açmak istedim. Bir dükkân açtım, ağabeyim İsmail Aydın'ı da köyden getirdim. O zaman beraber ortak, Adliye'nin tam karşısında Ankara Pasajında bir tabelacı dükkânı açtık. Ağabeyim kışları köye gidiyor, yazları geliyordu, kış aylarında işler düşük olunca giderdi. Oradan da Posta Caddesindeki Tiritoğlu Han'a taşındık ve bir müddet sonra askere gittim. Askerliğimi Ankara Muhabere Okulunda er olarak yaptım.
Ben reklam işine girdikten sonra köyde gördüğüm eğitimle devam ettim ama işlerimden dolayı bir mimara veyahut bir makine mühendisiyle iş yapılacak olsa projeden anlamak gerekir ama ben ilkokul mezunu olduğum için çoğu işte sıkıntı çektim. Dışardan Sanat Okulu Teknik Resim bölümüne gittim ve askerdeyken kendimi geliştirme imkânı buldum. Ben askerdeyken işleri ağabeyim yürüttü Allah rahmet eylesin, çok sanatkâr bir adamdı. Çalışmaktan hiç yılmazdı, hatta bir camın üstüne karınca duasını altın yaldızla yazmıştır. Ben askerde ağabeyimin yanına hafta sonları geliyor, yardımcı oluyordum. Ama kırık-dökük bir çalışma oluyor, çok mükemmel bir çalışma yapılması lazım, ne yapılacağına karar verdim. Askerden geldim, Yeni Sanayi'de yeni bir tezgâh kurduk. Daha önce tabelayı ahşap bir çerçevenin içine bir tahtaya yazıp, boyayıp veriyorduk. Bunu daha endüstriyel hale nasıl getiririz fikri üstünde yoğun bir çalışma yaptım. Ben askere giderken ışıklı reklam tabelası işi güncelleşmişti, ben askerden gelince yaygınlaşmıştı. Biz yeni tezgâhta işe başladık, işi yaptıkça gelişiyoruz ve geliştikçe de eleman lazım oldu, yer lazım oldu, İsmail ile Ahmet, Ahmet bizim eniştedir, İsmail onun kardeşi dayı oğlu, ortak olarak işlere devam ettik. Bu arada Renault'un işlerini yapmaya başladık. Daha sonra Goodyear gibi işletmelerin işleri ve Türkiye'de bu işi yıllardan beri yapan büyük firmalarla bir yarışa girdik. İşyerimizi OSTİM'e taşıdık. Eleman sayımız arttı, yanımızda bulunan yetenekli arkadaşları ortak ettik. Burada amacımız, çalışanlarımız arasındaki kontrolü sağlamak, bunun için iş bölümü yaptık ve her bölüme ortaklık hissesi verdiğimiz yetenekli elemanlarımızı yönetici yaptık, böylelikle iş takibi ve kontrolünü sağlamış olduk. Zamanla OSTİM dar geldi, Sincan Organize Sanayii'deki yere taşındık. Firmayı ben de dâhil olmak üzere hisselerini bir arkadaşa devrettik ve firmayı şimdi bir arkadaşımız yönetiyor. Daha önce Osman Reklam'dı, şimdi Osmanlı Reklam oldu ve bu işi bizim bir hemşehrimiz yönetiyor. Şu an o müessesede 200'e yakın eleman çalışıyor.
Sırrı ER: Osman ağabey, Kızılcahamam ve Çamlıdere yöresi, eski adıyla Yabanâbât bölgesi hakkındaki duygu ve düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?
Osman Aydın: Geçmişte Yabanâbât diye bir dergi çıkartılıyordu, o dergide bir yazım yayınlanmıştı, içimden gelerek yazmışım ve bu günün gerçeklerine de çok uyuyor. Şimdi hep Kızılcahamam-Çamlıdere bölgesi için; burası orman bölgesi, burada bir sunta fabrikası kurulsa, bölgede dere var, bir briket fabrikası kurulsa, toplantılarda bu ve bunun gibi fikirler dile gelir. Fakat her nedense bu bölgede ciddi manada bir projenin hayata geçtiğini ben göremiyorum. “Sen yapar mısın?” denilse, benim babam köyümüzün hocasıydı, 35 yıl köyün imamlığını yapmış. Ben babamın, köye su gelmesi ile ilgili Ankara'ya gelip para topladıklarını hatırlıyorum. Köyümüze elektrik gelmesi için benim dernekçilik yaptığım dönemde uğraşıldı. Hatta çok enteresandır, köyden birisi “Osman Efendi bir dakika! Köye elektrik gelmesinden sizin ne menfaatiniz olacak?” dedi. Ben de, “Bizim hiçbir menfaatimiz olmayacak, ben sizi gaz lambasından kurtarmak için bir hizmet yapabilir miyiz, diyerek çalışıyorum” dedim, bana “Biz gaz lambamızdan çok memnunuz!” dedi. Şimdi o arkadaş zannediyor ki, elektrik köye gelince bizim orada bir fabrika kuracağımızı zannedip elektriğin köye gelmesini istememişti. Keşke fabrika kurabilsek de köyden üç kişi, beş kişi orada çalışabilse. O zamanlar transistörlü radyolar yeniydi, ama asıl sorunun cevabı, arzu etmiş olmamıza rağmen biz bir yatırım yapamadık. Bölgeye ve bölge insanına ciddi manada hizmet verebilecek veyahut katkı sağlayabilecek bir eser yapılamadı.
Sırrı ER: Osman ağabey, köyünüzle irtibatınız ne durumda? Köyde eviniz var mı?
Osman Aydın: Köyde evimiz yok, içimde bir burukluk var, annem, babam vefat ettikten sonra, çalıştığımız işler bizi o kadar kontrolü altına almış ki, köye gidemedik, gelemedik. Bizim işlerle çok uğraşmamız, köyle ilgisizlik gibi oldu ve bu belki de içimde bir ukde olarak kaldı. Bazı hizmetleri fırsat buldukça yapmaya çalıştım, mesela caminin ve minarenin bakımıyla uğraşma fırsatını bulduk ama her nedense kendimiz için baba ocağına bir göz bir oda yapamadık. İnşallah bundan sonra çocuklarımıza nasip olur. Benim tavsiyem şu olacaktır: Çocuklarımız köyle irtibatlarını kesmesinler. Bizim Ankara'ya geldiğimiz zamanlarda herkesin Ankara'ya gelme arzusu vardı. Şimdi ise bu şehrin gürültüsünden, patırtısından şahsım adına çok rahatsızım, askerliğini yapıp da aradan 15-20 sene geçmiş arkadaşlarımın da usandığı kanaatindeyim. Köye dönerek şehrin bu sıkıntılarından kurtulacakları kanaatindeyim ve böyle olması da çok güzel olur. Yabanâbât dergisinde bu sıkıntıyı o zaman yazmışım. Şimdi düşünüyorum da çok güzel bir tespit yapmışım, Allah lütfetmiş ben de görmüş ve söylemişim. Şimdi ben sıkıntı ile mücadele etmişim, köyden gelmek öyle sanıldığı gibi kolay olmadı, biz geldiğimiz zaman burada bir alt yapımız yoktu.
Sırrı ER: ESYAV'ın kurucularındansınız, kurulduğu yıldan beri de yönetim kurulundasınız, pek çok emeğiniz geçti, Allah razı olsun. Bu kadar yıldan sonra neler hissediyorsunuz? Böyle bir oluşumun içinde olmaktan dolayı onur ve gurur duyuyor musunuz?
Osman Aydın: Pek tabiidir ki gurur duyuyorum. Ben ilk zamanlarda ESYAV'da yer alan arkadaşların çoğunu tanımıyordum. Hatta Vakfın kuruluşu için lazım olan para bile zor şartlarda temin edilmişti Sadi Bey ile ESYAV'ın kuruluşu için notere gittiğimizi hatırlıyorum, bana göre ESYAV'ın temelini oluşturan daha önce YIBA çarşısındaki dernektir. Benim o dernekle hiç ilgim olmadı, oraya ben neden getirildim, o kurucuların arasına niye geldim. Bilerek “yahu böyle bir vakıf kuralım” bilinci ile kuruluşunda yer almış değilim. Yani bir şekilde bu da kurucu olsun, şimdi arkadaşlar arasında memur olup da kurucu üyeliğinin kanunen sakıncası olması nedeniyle belki beni emin gördükleri için bizi bu işe layık gördüler, Allah razı olsun. Zamanın, şartların gereği tabii ama biz yılmadan bu işin içinde olduk. 22 yıldan beri yönetimdeyim.
Sırrı ER: Yöremizin yetiştirdiği işadamlarındansınız, Türkiye'de malum bir kriz var. Ülkemizin ekonomik durumunu nasıl görüyorsunuz?
Osman Aydın: Ben 1945 doğumluyum, yaşım 64 oluyor, bu güne kadar ben böyle bir kriz yaşamadım. Bu kriz 2001'deki krizden daha büyük, kasıp kavuruyor. 2001'deki kriz oldu, geldi geçti. Bu kriz geçmiyor, sürekli uzatmalar çıkıyor arkasından. Bu iş “Bitmeyen Senfoni” gibi oldu. Şimdi ekonomistler de kriz hakkında “Bu kriz önümüzdeki sene de sürer” gibi laflar söylüyorlar, adamlar geleceğe atıf yapıyor. Bu kriz her tarafı etkiledi, şöyle de diyebilirim, bu güne kadar kazandıklarımızı kaybettiriyor ve buna dayanmak çok zor.
Sırrı ER: Yani, sermayeden mi harcıyorsunuz?
Osman Aydın: Şimdi bir kadronuz var, bir şeyler yapmışsınız, borca derde girmişsiniz, ticari hayatta hareketli olacaksınız, başka ne yapacaksınız, çantanızı elinize alıp gidemezsiniz, burada bekliyorsunuz, elemanlarınızı elinizde tutuyorsunuz. Bir müşteri geldiğinde sizden hizmet bekler. Bu durumun çok sıkıntılı olduğunu düşünüyorum, bu durum biraz daha devam ederse bu millet bu duruma daha fazla dayanamaz diye düşünüyorum.
Sırrı ER: Osman Aydın boş zamanlarında neler yapar acaba? Özel hobileri var mıdır?
Osman Aydın: Ben daha önce yaptığım reklam işinde (benim gibi yapanlar da aynı işi yapıyordur o işi, sektörel açıdan söylüyorum) karar veren bendim veyahut siz o işi yapıyorsanız sizdiniz. Müşteri geliyordu “Açılışım var, acele bir tabela lazım, davetiyeyi de bastırdım” diyordu, biz de bu işin 15 günden evvel olmasının çok zor olduğunu söylüyorduk. Bayram geliyordu, arkadaşlarla konuşuyorduk bayram izinleri 3 günmüş biz de bir hafta izin verirdik. Şimdi yaptığımız işte böyle değil. Buradaki bütün kararları müşteri veriyor. Akşam saat sekiz buçukta çıkmışsak müşteri sabah geliyor, “Akşam dokuzda çoluk çocukla geldik, siz gitmişsiniz, ne kadar erken gidiyorsunuz” diyor veyahut sabah geliyor, “Yahu öğle vakti oldu neredesiniz” diyor. Bu iş hizmete dayalı olduğu için çok zaman ayırmak durumundayız. Bu işte boş zamanım olmuyor, çok arzu ettiğim şeyler var, ama yapamıyorum. Kışın karlı dağları gezeyim, tabiatı seviyorum, çoluk çocukla beraber bir Karadeniz kıyısına gezmeye gidelim istiyorum fakat işimizin icabı kendimize zaman ayıramıyoruz. İşler çok bağlayıcı. Bu işi kurarken bana şöyle söylediler, “Osman Bey, biz bu işi çok çocuğu olanlara veriyoruz.” Benim bir tane oğlum var, bunun Allah sağlık, sıhhat versin, neredeyse hasta olmaya bile vakti yok. Sektörü seçerken, kendi hedeflerinizi koyup ona göre bir seçim yapmanız lazım. Bana onu söylediği zaman ben onu hiç düşünmemişim, nedenini düşünmemişim ama söylediği de doğruymuş.
Sırrı ER: Peki, Osman ağabey ne zaman ve kiminle evlendiniz?
Osman Aydın: Hıdırlıktepe'de otururken, mahallede komşumuz olan Kızılcahamam Gerevir (şimdi Uğurlu) köyünden fotoğrafçı Mehmet'in kızı ile evlendim. O evlilikten 3 kızım, bir de oğlum var. En büyük damat Kızılcahamam'da akaryakıt işleri ile uğraşıyor. Zafer Efendi ile biz burada beraber çalışıyoruz. Diğer bir kızım da bir doktor ile evli. Batıkent'te oturuyorlar. Sonuncu kızım da Aşağıeğlence'de oturuyor, KOSGEB'de çalışan delikanlıyla evli. Kızılcahamam'da üç tane, üç tane Zafer Efendiden, iki tane diğer kızımdan, bir tane de bir diğerinden toplam dokuz torunumuz var.
Sırrı ER: Son olarak bizimle paylaşmak istediklerinizi alabilir miyiz?
Osman Aydın: Başarıların ucunda esasen siyaset vardır. Vakıf olarak başarıya giden yolda şunu yapmamızın daha iyi olacağını düşünüyorum: Tüm Kızılcahamam ve Çamlıdere köylerinin mevcut derneklerini, (eğer derneği olmayan köy varsa derneklerini kurmayı) bu Vakfın şemsiyesi altında toplamamız gerekiyor. Bunu gerçekleştirebilirsek ESYAV'ın yöremiz için arzu edilen yatırımları daha çabuk gerçekleştireceğine inanıyorum. Vakfımız en önemli yatırımı gençlere yapmalı, olabildiğince fazla Burs vermenin yollarını arayıp bulmalı onları en iyi şekilde geleceğe hazırlamalıyız.
Sırrı ER: Bize röportaj için vakit ayırdınız, teşekkür ederiz.
Osman Aydın: Biz de, bize ayırdığınız bu zamandan dolayı, hatırlandığımız için ayrıca teşekkür ediyor ve başarılı çalışmalarınızın devamını diliyorum.


www.esyav.com Kızılcahamam-Çamlıdere Eğitim ve Sosyal Yardımlaşma Vakfı