ESYAV

Kızılcahamam-Çamlıdere

Eğitim ve Sosyal Yardımlaşma Vakfı.

2009 Ocak - Şubat Bülteni


ESYAV BÜLTENİ

 


"Vakıflar, yöneticilerine Allah'ın birer emanetidir. Emanete ihanet ise büyük günahlardandır. Vakıf yöneticilerimizin bu güne kadar olduğu gibi bundan böyle de vakfımızın hizmetlerini gönüllülük bilinci içinde, maddi, manevi özverilerle geliştirip genişletmelerini ümit etmekteyiz. Çalışmak bizden başarı yüce Allah'tandır.

ESYAV'ın kuruluşundan günümüze kadar vakfımıza hizmet verenlere uzun, sağlıklı ve mutlu ömürler dileriz. Ölenlere yüce Allah'tan rahmet niyaz ederiz."

                             Kemal Güran

"İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır." Hadisi şerif

Vakfımız, Yüksek öğrenim öğrencileri burs ödemeleri için yardımlarınızı bekler.

Hesap Numaramız:

Türkiye Vakıflar Bankası 00158007285346288 nolu hesap.

"Hayır işleyiniz ki, kurtuluşa eresiniz." Ayet-i Kerime

www.esyav.com ziyaretçi sayısı

Online ziyaretçiler

Kızılcahamam'ın tanınmış işadamlarından Kamil YURTOĞLU ile…

“Evin geçimine katkıda bulunmak için dokuz yaşında iken çalışmaya başladım.”

Sırrı ER: Kızılcahamam'ın tanınmış işadamlarından biri olan Kamil Yurtoğlu amcamızın evine misafir olduk. Kendisiyle güzel bir sohbet yapacağımızı umuyoruz. Hacı Kamil amcamız, nasılsınız, iyi misiniz?
Kamil YURTOĞLU: Evvela hoş geldiniz, şeref getirdiniz, ben iyiyim siz de iyisinizdir inşallah?
Sırrı ER: Allah'a şükür iyiyiz efendim, siz Ankara'nın eski işadamlarındansınız, iş hayatınıza geçmeden önce doğum yeriniz ve çocukluk hayatınız hakkında bilgi verir misiniz?
Kamil YURTOĞLU: 1924 senesinde Kızılcahamam'ın Berçin-yayalar köyünde dünyaya gelmişim. Aynı senenin 9. ayında yetim kalmışım. Babam Abdürrezzak Efendi vefat etmiş. Annem çok genç bir yaşta, 29 yaşında, iki kız çocuğu ve 9 aylık bebeği(yani ben) 3 yetimle yalnız kalmış. Köy hayatı Kızılcahamam'ın Berçinyayalar köyünde diğer köylere nazaran çok zordur, annem çok zor günler yaşamış. Ben ev geçimine katkıda bulunmak için çalışmaya 9 yaşındayken başladım. Ankara-İstanbul karayolu, kazma-kürekle yapılıyordu, biz de iş hayatına o yıllarda başladık. 600 sene Osmanlının idare ettiği o topraklarda devlet göçmüş, devlet enkaz olmuş ve biri geliyor o enkazdan yeni bir devlet kuruyor, biz o günlerde dünyaya gelmişiz. Hayat o kadar zor ki hemen hemen her köyde açlık ve yokluk diz boyu, köyün en fakirleri veya iş bulamayanlar köy ağasının ağzına bakıyordu. Bizim bir amcamız vardı, köyün ileri geleniydi, ağaydı, bizim köyde Hatip Hocayı okutan ve Korkmazlar'dan Rıza Çöllüoğlu Hocayı, Musa Çavuş diye de bir Ağa vardı o'nu ve İdris Çavuş'u okutmuştur. Çocuk okutmayı seven bir yapısı vardı, bölgemizde pek çok sayıda hafız ve müftü yetiştirdi. Ben de o zamanlar 10-12 yaşlarına kadar yol yapımında çalıştım ve Ankara'ya geldim. Ankara'da soğan satma ile işe başladım. Daha sonra yumurta, odun ve çıra sattım, derken Ankara'da tam yüz beş gün çalıştım ve on bir lira para kazandım. Ben o on bir lirayı, yediğimden içtiğimden kıstım, dişimle tırnağımla kazandım. Köye gittim, evde annem, büyük annem, amcam ve küçük kardeşim vardı. Cebimden on bir lirayı çıkardım verdim, bana sordular; “Harçlığın var mı oğlum?” Benim harçlığım yoktu, bana 1 lirayı geri verdiler ve bir yere borcumuz vardı, o borcu ödedik. Yol yapım çalışmasına katıldım, günlük yevmiye altmış kuruş. Bir ay çalıştıktan sonra yol çalışması yapanlar arasında güreş yapıldı, yol çalışmasına Kızılcahamamlılar ve Geredeliler katılmış, güreşlerde de beraberlik vardı, en son benimle bir Geredeli kaldık. Yaşım küçüktü ama çok kuvvetliydim, Geredeliyi yendim. Yenince benim yevmiye altmış beş kuruş oldu. Bir ay daha çalıştım, arkadaşlar altmış kuruş alırken ben altmış beş kuruş alıyordum. Köy hayatından çok Ankara'nın hayatı beni kendine çekti, soğan satmak, hamallık yapmak, odun satmak ve çıra satmak bana köy hayatından daha tatlı geldi. Eve varınca anneme, “Anne ben Ankara'ya gideceğim” de-dim, annem bana, “Oğlum ben sana izin vereceğim ama kuvvetli bir delikanlısın, senin kötü haberini duymayayım” dedi. Beni köyde nişanlamışlardı ama ben Ankara'ya çalışmaya geldim. Ankara'da 2-3 ay çalıştım yetmiş beş lira para kazandım.
Saim ÇÖLLÜOĞLU: Siz soğan satıyorum dediniz, nereden alıyordunuz, kaça ve nereye satıyordunuz?
Kamil YURTOĞLU: Kazıkiçi Bostanları o zamanlar hep bahçeydi. Bir bahçe sahibine gidip bir kova veya elek dolusu soğan alırdık, temizlerdik, 3-4 soğanı birbirine bağlayıp, “üçü beş kuruş” diye halde satardık. Odun ve çırayı da bir küfeye koyup, sırtımızda İsmet Paşa Mahallesi'nde ve halin yanında Suluhan'da satardık. Ankara'nın merkezi daha önce buralardı. Ankara önceleri, Yıldırımbeyazıt'tan Bentderesi'ne doğru giderken, hastanenin arkasında suyla dönen değirmen vardı, o değirmenden şimdiki Hacettepe hastanesinin oradaki demiryolu istasyonuna varmadan Ulus istikametine doğru Akköprü'ye geliyorsun ve oradan da tekrar Yıldırımbeyazıt'a kadar. Ankara o yıllarda bu ortadaki a-landı. Bu alanın dışında kalan yerler, mesela Keçiören tarafı yay-laydı, Solfasol köyü vardı, hatta Asri Mezarlık yapılırken halk, “Ankara burası, buradan oraya kim gidecek, oraya cenaze mi gider?” diyorlardı.
Bahçelievler'in ilk temeli atıldığı zaman oraya 151 evler de-nirdi, Nevzat Tandoğan meyda-nından bu tarafa hiç ev yoktu, Anıtkabir'in o taraflar boş tarlaydı, o zamanlar ameleliğin yevmiyesi 50 kuruştu. Amelelilik için topla-nılan yerin ilk ismi Hergele Mey-danıydı, şimdi İtfaiye Meydanı deniyor. Müteahittler Hergele Meydanına gelir, pazardan por-takal seçer gibi amele seçerdi. Bir gün çöp kamyonuna benzer bir araba ile bir kalfa geldi, bizi 15-20 kişi o arabanın arkasına attı. Bizi 151 evlerin oraya boş araziye bıraktı, bize “filanca kalfaya gidin” dedi, yer de topraktı, benim ayağımda lastik ayakkabı vardı, o toprakta lastik ayakkabının birinin tabanı çıktı. Benim ayaklarımın biri yalın ayak diğerinde lastik, kalfa gördü, bana, “Oğlum bu ne hal!” dedi. Ben de, “Kalfam yolda lastiğin birini çamur aldı” dedim. Kalfa kafasını bir sağa, bir sola büktü, bana baktı, “Sen benim yanımda kal” dedi. Lastiğin kopan parçası benim elimdeydi, o parçayı elimden aldı, çimento kâğıdı ile o lastiğin altını dikti bana verdi, sonra da “Sen onlarla gitme, şurada bana kürekle harç ver” dedi. O zaman benim yevmiye 50 kuruştu, Atatürk vefat ettikten sonra köye vardım, 75 lirayı eve anneme bıraktım. Hacı teyzenizle de nişanlıyım. Köyde biraz çalıştım, tekrar Ankara'ya döndüm. Tekrar 75 lira kazandım, o parayı tekrar köye getirdim, anneme bıraktım. Annemde benim 150 lira param birikti, sıra evlenmeye geldi. Bizim köyde birisi davullu düğün yapmış, düğünde 200 lira para harcamış, bende de iki tane enişte var. Bir gün evde eniştelerim anneme “Kamil'in evlenme çağı geldi, evlendirelim ve bu işi bitirelim, ama davullu-zurnalı düğün yapalım” diyorlar, benim annemde 150 lira param birikmiş, üstünü de eniştelerim tamamlayacak, ben Ankara'ya çalışmaya geleceğim, çalışacağım ve onlara 25'er lira olarak borcumu ödeyeceğim, eniştelerin şartı böyle.
Saim ÇÖLLÜOĞLU: O za-manlar en iyi düğün davullu-zurnalı düğün müydü?
Kamil YURTOĞLU: O zamanın en iyi düğünü; düğününde davul-zurna olacak, pehlivanlar güreş edecek, civar köylere düğün duyurulur, 5-10 köy davet edilir ve misafirler ağırlanırdı. Saltanatlı düğün olurdu. Anam, cennet mekân çok akıllıydı, ben konu-şulanları duydum, anneme, “Anne ben o parayı kazanıncaya kadar, ayaklarımda çıban çıktı, ben davula zurnaya para vermem. Nişanlımın babasına var söyle, bana kızı vermeyecekse ben de almam” dedim. Annem de dünü-rüne gidiyor, durumu anlatıyor, kayın babamın lakabı Kara Ahmet, “Kamil doğru söylemiş, işte kız, al da git” demiş. 1940 yılının bir kış günüydü, düğün falan yapmadan annem kızın elinden tuttu, getirdi. Bizim evlenmemiz de böyle oldu. Aradan bir iki ay geçtikten sonra anneme, “Anne ben ticaret için Ankara'ya gidiyorum, sana verdiğim parayı ver” dedim.
Saim ÇÖLLÜOĞLU: O zamanlar o kadar parayı herkes cesaret edip de, (ticaret için bile olsa) alıp yola çıkmaz, size bir akıl veren mi oldu? Nasıl çıktınız? 16 yaşındayken bu cesareti nasıl gösterdiniz?
Kamil YURTOĞLU: O zamanlarda bizim köyden gücü yetenler, Adapazarı'na Hendek denen yere çalışmaya giderdi. Bir kısmı da Zonguldak'a kömür ocağına çalışmaya giderlerdi. Ankara o zamanlarda gelişmeye başladı, benim köylüm Mehmet Çöllü, Ankara'da kereste işi yapıyordu. Yunus'un babası Gebelerli Kör Hasan vardı, onlarla beraber çalışıyordu. Bizim köylü Durali Yayla vardı, benim ilk hocamdı, beraber Ankara'ya geldik. Annemden 150 lirayı aldım, Ankara'ya geldim, sermayenin temeli o paraydı. Ne kardeş, ne anne ne de baba var, yalnız başıma 150 lira sermaye ile Ankara'da 7. kereste dükkânını Rüzgârlı Sokakta kurdum. Küçücük bir kulübemiz vardı, rüzgâr bir duvardan girer, diğerinden çıkardı. Duvar dediğim de kereste aldık, kerestelerin yanına iki tane kapakla, bir tane de direkle çaktık, kulübe gibi yaptık, al sana ev.
O zamanlar ben seyyar keres-tecilik yapıyordum. Rüzgârlı Sokak bir çukurun içinde, kötü bir sokaktı. Biz de çukura keresteleri attık, yanına kulübeyi çaktık, hani bir kalfadan bahsetmiştim, bana çimento kâğıdından ayakkabı dikmişti, o kalfa bir gün Rüzgârlı Sokağa gelmişti, ben onu tanıdım ama o beni tanıyamadı. Ben ken-dimi tanıtınca hatırladı. Bana, “Sen ne yapıyorsun burada?” de-di. Ben de, “Kereste satıyorum” dedim “Kerestelerini göster baka-lım” dedi. Bir araba çağırdı, büyük bir müteahhidin kalfasıymış. Ba-na, “Yükle şunları” dedi. Hiç pa-zarlık etmedi, hesapladım, sebze halinin orada müteahhit ile tanış-tırdı. Adamın üstünde ipek göm-lek, altın zincir, ceketi filan göz kamaştırıyor, kalfa beni oraya kar-şısına dikti, adama beni anlattı. Bana bir çay getirdiler, kereste-lerin parasının 1040 lira olduğunu söyledim, bana 1040 lira öde-diler. “Fatura yazdın mı?” dediler, “Ben fatura bilmem” dedim. Bana muhasebecisinin getirdiği bir kâğıdı gösterdi, imzalattı ben ilk faturayı orada gördüm. Parayı alınca 40 lirayı üstümde her yere koyuyorum ama 1000 lirayı koyacak yer bulamadım. Cebime koyuyorum, çıkarıp elimle şöyle bir bakıyorum, yani nerede ise çıkarıp atacağım. Keresteciliğe baş-langıç böyle oldu.
Sırrı ER: Daha sonra hangi işlere girdiniz?
Kamil YURTOĞLU: Orada işi yürütürken 1945-46 yıllarında askerlik geldi. O zaman bir çocuğum oldu. (Şimdi 5 kız, bir erkek çocuğumuz var, iki erkek de vefat etti.) Askerlik İstanbul'a çıktı, belki yakın bir yer olur diye gitmedim ama kaderimden olsa gerek Erzurum'a sürgün çıktı. 9. Kolordu'ya askerlik için gittim, bir camide iki hafta kaldıktan sonra oradan Sarıkamış'a gönderdiler. Sarıkamış'ta bir kışlada 5-6 gün kaldım, oradan da Kağızman'a gönderdiler. Kağızman'da iki ay kaldıktan sonra Doğubeyazıt'a gönderdiler. Ben okumayı yazmayı askerde öğrendim.O zamanlarda askerlik dört seneydi, her nasıl olduysa bizi 26 ay yaptıktan sonra bıraktılar. Biz askerliği yaptıktan sonra askerlik tekrar üç seneye çıktı, o zamanlar İkinci Cihan Harbi vardı. Askerden Ankara'ya döndüğümde bir gecekondumuz vardı, benim hanım ve bebeğimiz evde oturuyorlar. Ben askerden gelince belki askerliğin verdiği disiplinle olacak, gece-gündüz demeden çalışmaya başladım. Kereste işine kiremit işini ilave ettim. Ankara'ya çimento bayiliği aldım. 1952 yılında Ankara Ticaret Odasına kayıt oldum. 1954 yılında da ATO'nun seçimleri vardı, seçimi de kendi alanımda kazandım. Keresteciler grubunun liderliğini yaptım. O zaman merhum Menderes Başbakandı ve o dönemde Oda seçimlerine büyük önem veriliyordu. Ben seçimi kazanınca iş hayatında önüm açıldı. Ticaret sahası gelişirken siyasetle de uğraştım. Ankara'nın çeşitli yerlerinde kereste işi ile uğraşanlar, derme-çatma usulle iş yapıyorlardı, Başbakan Menderes, Ankara Be-lediyesine keresteciler için bir kooperatif kurulmasını ve yolu olan bir alan belirlemesini iste-miş. Ankara Belediye Başkanı Orhan Eren ve onun başkanlığı döneminde Ankara'da iki grup vardı, biri Erenler diğeri Hatipler grubu. Orhan Eren Ankara Nallıhanlı olduğu için siyasete daha hâkimdi. Başbakan Menderes Orhan Eren'i çağırttı ve kerestecilerden de 8-10 kişi Başbakanın yanına gittik. Bize bir kooperatif kurdurdu, ben bir sene başkan vekilliği yaptım, ikinci sene seçimde beni başkan yaptılar. Siteler'in 19 sene başkanlığını yaptım. Siteler'de iki grup vardır, biri keresteciler grubu diğeri mobilyacılar grubu. Benim keresteciler grubunda 288 üyem vardı. Şimdilerde “Siteleri kuran adam” diyorlar bana. O zaman Menderes beni Ankara Millet Vekili adayı yaptı, o seçimde sadece 65 oyla seçimi kaybettik.
Sırrı ER: Menderes ile görüşür müydünüz?
Kamil YURTOĞLU: Rahmetli Menderes ile sık sık görüşürdük, Celal Bayar tüccar olduğu için bizimle ilgilenirdi. Celal Bayar'ı her hafta görür, her yıl yemeğini yerdik. Rahmetli Başbakan Menderes bizi çağırır ve sıkıntımızı dinler, çözümüne yardımcı olurdu. Bizi yanına çağırdığında bakanlarından Maliye Bakanı, Sanayi Bakanı ve Ticaret Bakanını çağırır, işleri takip ederdi. Biz seçimi kazanamadık, ama her işte bir hayır vardır, hemen ardından ihtilal oldu. İhtilaldan sonra beni mahkemeye çıkardılar ama bir suç bulamadılar. Ben de politika yapmamaya karar verdim. Hani bazı yerde bir portakal kabuğu bir dereye düşer, o da bir taşa takılıncaya kadar gider ya, politikada böyle olmuyor, insanın gidebileceği yere kadar gitmesine izin vermiyorlar. Bıraksalar önüm açık gideceğim ama bırakmıyorlar ki gidelim. Kazadan ya da hemşehrilerim arada bir geliyor, beni bırakmıyor. Gümüş Pala 1965 yılında Adalet Partisini kurdu, partisine bütün o eski demokratları topladı. Beni de müteşebbis heyetine aldılar. Adalet Partisinin Ankara Teşkilat Başkanlığını 4 sene yaptım. 1965 seçimleri gelince herkes milletvekili olmak için yarışıyordu. Seçimlere de 40-50 gün kalmıştı. Benim aday olmam için çok baskı yapılmıştı, partinin teşkilat başkanlığını da yapıyordum. Ankara 11 vekil çıkarıyordu, ben listenin 5 ile 7. sırasında kalıyordum. Milletvekili seçilmem çok kolaydı. Bizim Mustafa Erbil diye bir ağabeyimiz vardı, çok tatlı bir insandı ve beni çok severdi. Hacı Sami Efendi ile (Hacı Musa Efendi kanalıyla) konuşmalar olurdu, benim hanımın babası onlarla beraberdi. Ben Mustafa Erbil ağabeye seçimleri anlattım, fikrini sordum bana, “Benim bunu söylemeye gücüm yetmez, eğer istersen senin için Hacı Sami Efendi'ye bir mektup yazayım, göndereyim” dedi. Hacı Sami Efendi de İstanbul'da Sirkeci semtinde kalıyordu. Ben de atladım uçağa, İstanbul'a vardım, Sirkeci'de ikinci katta bir yerde kalıyordu. Şimdi o günkü tabiri kullanayım da tatlı olsun. Benim pantolonumun ütüsü jilet gibi, kravat, elimde siyah bir çanta filan da var, fotoğraflık bir adam gibiyim. İçeri girdim, “Ben Hoca Efendiyi göreceğim” dedim. Herkes bana ters baktı, neredeyse beni döveceklerdi. Onlar kendi aralarında Efendi Hazretleri diye konuşuyorlar ya biz orayı atlamışız, acemilik yaptığımızın farkına varmadık. 4-5 basamak yukarıya çıktım, Hacı Sami Efendi Hazretlerinin elini öptüm, mektubu verdim, “Hocam, sizden iki kelimeden birini bekliyorum, bana ya adaylığını koy ya da koyma diyeceksiniz, size üçüncü kelimeyi sormayacağım. Bana, “ aday olma” dedi. Ben de, “Allahaısmarladık” dedim. Bana, “ Dur! Hele bir çay içelim, bir kahve içelim, dört laf edelim.” Beni oturttu, bir saate yakın beni bırakmadı, “Oğlum, millete hizmet etmek çok iyidir. Ama politikanın bir takım beğenilmeyen tarafları var. Sen dosdoğru bir Anadolu çocuğusun. Yalnız kendilerine göre ekip bulamazlarsa seni harcarlar, ben iki üniversite bitirdim, bana da teklif ettiler ama ben kabul etmedim” dedi. O zaman partide Saadettin Bilgiç Bey vardı, gittim “Ben yokum” dedim. Kravatı çıkardım, İtalyan fötrü vardı onu da çıkardım. Yüzümde bir tutam sakal bıraktım, şurada gördüğün Hacı Teyzenle karşılıklı oturuyoruz artık.
Saim ÇÖLLÜOĞLU: Rüzgârlı Sokak'ta kerestecilik yaparken Hacı Teyzeyle nerede otururdunuz? Siteler'e ne zaman geçtiniz?
Kamil YURTOĞLU: Köyden geldikten sonra kayınpeder, hanımın rahmetli ağabeyi, amcam ve ben 4 kişi, 8 sene Kazıkiçi Bostanlarında, külün içinde tek gözlü bir gecekonduda oturduk. Bahçelievler'e bir apartman yaptık, kayınpederim “gidelim orada oturalım” deyince taşındık. Taşındık ama Bahçelievler halkının giyim-kuşamı bize benzemiyor, bizim giyim-kuşam da onlarınkine benzemiyor. Şimdi orada oturmak olmaz diye orayı kiraya verdik, 1953 yılında buradan bir arsa aldık ve buraya yerleştik. Rüzgârlı Sokak'tan sitelere geçmemiz, rahmetli Menderes'in aracılığıyla oldu. Bizi Siteler'e taşıdı ama bize 20 sene vade ile para verecekti, 1960 ihtilali olunca, vaatlerini yerine getiremedi. Yeni bir dönem açıldı ve askeri idare başa geldi, ben gene cemiyet başkanlığı yapmaya devam ettim. Devam ettim ama neredeyse kuru ağaçtan bile korkar olmuştuk. Bir Vali vardı, bizi yanına çağırdı, Siteler cemiyeti olarak Valinin huzuruna çıktık. Başta askeri yönetim olunca, Valinin huzurunda biz ayaktayız, o da masada oturuyor. Herkes askerlik yapmıştır, komutanın karşısında nasıl durulması gerektiğini az-çok bilir. Biz de karşısında komutana olan saygıyı gösteriyoruz, Ankara Valisi tümgeneral bir paşaydı. Bizi durmadan yanına çağırıyor, gel diyor gidiyoruz, git diyor, gidiyoruz. Bir gün ben bunun yanına çıktım, dedim ki, “Paşam, sen beni buraya çağırıyorsun. Bana bir sürü talimat veriyorsun. Hadi git diyorsun. Biz buraya bir takım şartlarla geldik ve o şartlar sizin elinizde. Yeni yapılan yerde benim de hissem var ve gerekirse bu yerden ve cemiyetten de istifa ederim, benim yerime buraya çıkacak birini bulmaya da bulursun, belki 80 kişi bulursunuz ama bir daha sizin yanınıza çıkmaya da benim niyetim yok.” Dedim. Paşa bana “Siz bu mukaveleyi kiminle yaptınız?”dedi. Ben de “Paşam, sen bunu bana ne diye soruyorsun, bu mukaveleyi bizim kiminle yaptığımızı, sen çok iyi bilirsin. Sen bir paşasın ben ufak bir ticaretçiyim.” Deyince, benim söylediklerim hoşuna gitmiş olacak ki, “Siz mukaveleyi benimle yapmadınız” dedi, ben de, “Doğru söylüyorsunuz da, bizim bu gün muhatabımız, şu koltukta oturan kimse o. Ben ortaklarımın sorunlarını da kendi sorunlarımı bu koltukta oturan kimse ona anlatacağım. Anlatacağım ama burada oturan ister dinlesin, ister dinlemesin.” Deyince söylediklerime karşı memnuniyetini daha sonra anladım. Tekrar bizi yanına çağırdı, “Marangozlar bir tarafa, keresteciler bir tarafa” dedi. Bizi ikiye ayırdı, dokuz kişi sağ tarafa, dokuz kişi sol tarafa. Paşa, “İki kişi marangozlardan, iki kişi de kerestecilerden kalsın diğerleri marş marş!” dedi. Biz de hepimiz kapıya doğru yürüdük, kapıdayken “Durun!” dedi, marangozların yanına gitti. Sami Kuruş ve Tahsin Dolgu diye iki arkadaşı ayırdı. Bizim tarafa geldi bir Hasan Masacı bir de beni gruptan ayırdı. “Gerisi çıksın, marş marş!” dedi, ben dedim ki, “Paşam, izin verin de oturup konuşalım, ayakta olmuyor” dedim, bize oturmak için sandalyeleri gösterdi Dedim ki, “Paşam, bakın Siteler'de bu şartlarda çalışılmaz” deyince bana, “Ne diyorsun sen” dedi ve beş dakika sonra ne kadar Belediye reis muavini varsa kapıdan içeri girdi. Beni yanına çağırdı, kendi arabasında benimle Siteler'i gezecek. Siteler'in tepeye çıkardım, “Paşam bak, sizin gittiğiniz yer burası” dedim. Sitelerin kuruluşu ve açılışı bu şekilde oldu. Siteleri merhum Adnan Menderes kurdu, açılışı askerler yaptı. Sitelere 1961 yılında göç ettik, 1965 yılında Siteler açıldı. Daha önceleri Siteler'in olduğu arazide hep tarla vardı, az sayıda gecekondu vardı. Gecekonduların üstünde bir göz oda, altında da inek damı vardı, onları kaldırttık ve kurduk.
Sırrı ER: Ticaret Odasına girdiğiniz zaman Vehbi Koç ile de görüşür müydünüz?
Kamil YURTOĞLU: Ben Vehbi Koç ile beraber aday oldum, başkanlığı ben kazandım. Rahmi Koç ile altı sene beraber çalıştık. Üç sene de Sakıp Sabancı ve ailesi ile çalıştım. Vehbi Koç ile epey toplantılara katıldık. Koç ailesi Ankara'ya Nuri Ciritoğlu ile geldiler, Vehbi Koç, Nuri Bey'e beni göstererek “Ben bu delikanlıyı seviyorum, oyumu ona vereceğim, sen ne dersin?” demiş. Seçimlerde Vehbi Koç'a, Odalar Birliği delegesi olmak için bir oy lazımdı, ben de oyumu Koç'a verdim, benim oyumla Odalar Birliği delegesi oldu. Rahmetli Vehbi Koç'u ticaret sahasında dinlemek bir sermayedir. Bir konuşmasında, “Hayatımı Allah'tan sonra hanımıma borçluyum” diyordu. Rahmetli Vehbi Bey'i ben severdim, o da beni sevdiğini söylerdi fakat oğlu Rahmi'yi ben pek beğenmem.
Şimdi, ben hanımla baş başa kaldık, bana çorba pişirir, ben de çorbayı içerim. Kızılcahamam'da yazlık bir evimiz var, yaz mevsimi 3-4 ay Kızılcahamam'a gider, tatil yaparız. Onun ötesinde benim ve hanımımın atalarının mezarları köyde, her sene vakit buldukça ziyarete gideriz. Ticaret işini benim torunlarım benden iyi yapıyor. Benim Kemal adında bir oğlum var, ondan üç tane torunum var, kızlarıma gelince; en büyük çocuğumuz, Hafize Gökkaya, ikinci kızım Selma, üçüncü kızım Hatice, şu anda aramızda olmayanların isimleri de birinin adı Cevriye diğerinin adı Fatma. Benim çocuklarımdan 13 tane torunum var. Tarunlardan olan çocukları sayacak olursak sayı 25'i geçer. Bizim bütün aile aynı apartmanda kalıyor.
Sırrı ER: Bir de Hacı Teyzemizi dinleyelim. Kamil amca ile 68 yıldır evlisiniz.Bu yıllar nasıl geçti teyzeciğim?
Emine YURTOĞLU: 68 yıl iyisi ve kötüsü ile, birbirine katarak-katlayarak, hamdolsun bu günlere geldik. Elimiz ayağımıza uydu, evlatları büyüttük, yerleştirdik. Hacı Ağa ile fikir birliği ettik, bir birimizle yerine göre hareket ettik. Muhakkak bu günlere gelirken geçirdiğimiz günlerin tatlısı olduğu kadar acısı da oldu. Yalnız, dargınlık gütmedik. Aramızda sıkıntı olduğu zaman ben Hacı Ağayı barışmadan evden çıkarmazdım. Bacağına sarılırdım, “Ben seni evden dargın çıkarmam” derdim, barışırdık. Ben beyimin lafının üstüne hiç laf koymadım. O günler öyleydi, şimdi günler değişik ama benim için Hacı Ağa ne derse o oldu. Allah'a çok şükür, bu günlerin de şükrünü eda edemeyeceğiz diye biraz korkuyorum. Kâbe'ye gidiyoruz, hayır işleri ile uğraşıyoruz, namazımızı kılıyoruz, istediğimiz yeri geziyoruz, istediğimizi yiyoruz, sağlığımız-sıhhatimiz yerinde hamd olsun.
Saim ÇÖLLÜOĞLU: Allah razı olsun Hacı Kamil amca, bizimle hayatınızı paylaştınız.
Kamil YURTOĞLU: İyi de şimdi, siz benim hayatımı üç farklı grupta dinlediniz, bu yaptığınız nerede çıkacak, beni ne diye tanıtacaksınız? Ben tüccar mıyım, politikacı mıyım, hayırsever bir iş adamı mıyım? Beni ne diye tanıtacaksınız?
Saim ÇÖLLÜOĞLU: Hacı amca, ESYAV olarak Kızılcaha-mam ve Çamlıdereli ilim adamları, iş adamları, akademisyen ve bürokratların hayatlarını kayıt altına alacağız. Nasip olursa sizin hayatınızı “İş adamlarımız” bölümünde yayınlayacağız.
Kamil YURTOĞLU: Tamam, burada ben de hanımım da sizin başarınız için dua edeceğiz. Bu sizin yaptığınız tarihi hatıraları kaybetmeden tutmak, muhafaza etmek, siz içinizden gelerek buraya geldiniz. Sizin başarınızı Cenab-ı Allah'tan niyaz ederim.
Saim ÇÖLLÜOĞLU: Siz Kızılcahamam'ın yetiştirdiği çok önemli bir iş adamısınız. Sizin hayatınızı, bulunduğunuz noktaya nasıl geldiğinizi, başınızdan geçen anıları, kayıt altına almak ve kaybetmeden muhafaza etmek ve de eğer mümkünse gelecek nesiller önemli bir örnek teşkil edecek şekilde anlatmak istiyoruz. Şimdi herkesin hayatı kendi içinde renkli ve farklı ama sizin yaşamınızın kendine has bir tarafı var. Sizin ticari, siyasi ve dini bir hayatınız var, siz kendi başınıza çok önemli bir ekol-sünüz. Hemşehrilerimiz adına size çok teşekkür ediyoruz. Allah size sağlıklı, hayırlı uzun ömürler nasip etsin.


www.esyav.com Kızılcahamam-Çamlıdere Eğitim ve Sosyal Yardımlaşma Vakfı